Altı Çizili Cümleler - 1

Altı Çizili Cümleler - 1

"Tarihin hiçbir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın. Laboratuvarında aradığın, incelediğin, oyduğun, dibine indiğin, sırrını değiştiğin her şey arasında yalnız ruhun yok. Onu beyin hücrelerinin bir üfürüğü sanmakla başlayan müthiş gafletin, otuz yıl içinde gördüğün iki muazzam dünya harbinin kan ve gözyaşı çağlayanlarında en büyük dersi arayan gözlerine bir körlük perdesi indirdi.

...

Ortaçağ papazında haklı olarak ayıpladığın darkafalılığın anlayış sınırlarını daha fazla darlaştıran beş duyu idrakinin kapalı dünyası içinde kalma."

Peyami Safa'nın "Yalnızız" adlı romanından sadece küçük bir paragraf. Bendeki kitabın hemen her sayfası kıvrıktır. Cümleler uzun, öyle manalı, öyle birbirinden ayrılamaz parçalardır ki, altını çizmeye zahmet etmeden direkt sayfayı kıvırmışımdır.

Kaynaklar bu romanın 1951 yılında yayınlandığını söylüyor. Tarihe dikkat çekmek istiyorum ki edebiyatı "dizüstü" vay efendim "dil altı" gibi sıfatlar ile mukaddes anlamından çıkarıp, ona bambaşka bir kişilik kazandırmayalım. Daha önce de mutlaka demişimdir, her zaman da derim, dizüstü denen edebiyat furyasında hiçbir anlam bulamıyorum, zerre önem vermiyorum. Belki o yüzden bunca popülerleştirilmesinden rahatsızlık duyuyorum. 

Her neyse, konumuz bu değil. Konumuz Peyami Safa. 

"Çünkü insan kavradığını ister istemez değerlendiren bir mahiyete sahiptir."

Çağımızın sorunlarından: Her değerlendirmeyi kavradığımızdan yapmıyoruz!

Döneminin en büyük eserlerini veren bu insanlar hakkında bir şey söylerken, iki kere değil, iki yüz kere düşünülmesi taraftarıyım. 

Benim onun kitaplarını okurken heyecanlandığım nokta; pek çok çeşit karaktere bürünerek, aslında her gün burnumuzun dibinde olan iyi, kötü, iğrenç, bizzat yaptığımız ya da tanık olduğumuz her şeyi ortaya döküşünü ve bunu kendi fikirlerini dikte etme amacıyla değişik maskelere bürünerek değil, son derece tarafsızca adeta hayata bir ayna tutarcasına becerebilmesi ve ben buna her seferinde şapka çıkarıyorum doğrusu.

Yazarın bu tarafından dem vurarak, kendisinin bir yola girememiş, kavram karmaşası yasayan, ahlaksız ve hatta kişilik olarak etiketleyenler olmuş, illa ki olur. Benim üst paragraftaki anlayışım da bir başkası işte, bir de bu tarafından bakalım? Çünkü öbür türlüsü hem en kolayı hem çokça sığ kalıyor, ne dersiniz? Bir de bana enteresan gelen şu; etik olmayan, ahlaksız olarak nitelendirdiğimiz kısımlar tanıdık geliyor ve rahatsız ediyor değil mi? Neden? Çünkü herhangi bir romanın herhangi bir karakteri bu rahatsızlık duyulan eylemi fantastik bir dünyanın fantastik bir kahramanı olduğu için değil; aksine, içimizden biri olduğu için yapıyor. İnsanın duymaktan hoşlanmadığı şeylerin yüksek sesle söylenmesi hiçbir zaman tercih edilmez, sevilmez.

"İnsanın en kolay aldatabildiği budala, kendi kendisidir."

Bunun yanında Peyami Safa'nın dili bu kadar incelikli kullanması, en sıradan durum ve karakter tahlillerini bile böylesine detaylı resmedebilmesi, edebiyata duyduğum sevgiyi ikiye katlıyor. İnsanların bundan 60 yıl önce hayat üzerine böylesine kafa yoruyor olması ve şu an geldiğimiz noktada, bizim bu insanlara iki dandik cümle ile, arkasını kendi cümlelerimizle dolduramayacağımız çalıntı yahut boş argümanlarla yargıda bulunmamız... Doğrusu sanırım en çok bu sebeple uzun zamandır içime çekilmiştim. Anlaşılmayacağını düşünerek konuşmamak da bir nevi kibir. Kibrin hiçbir hâlini tasvip etmiyorum. Fakat bu kadar çok ve düşünmeden ve lüzumsuz konuşulması da ister istemez insanı delirtiyor. Yanıldığımız en temel noktalardan biri de, fikrimizi daha söylerken, onu genel kabul görmüş/görmesi gereken bir gerçeklik olarak addediyoruz. Klişe ama gerçek: Hep bilgisizlikten. Okumamaktan. Zihinleri açmamaktan. Dinlememekten. Sadece haklı veya fenomen olmaya odaklanmaktan, kendine dönüp bakamamaktan, yine söylüyorum: Dinlememekten, düşünmemekten.

Ben düşünen herkesi çok seviyorum. Basit bir konudaki merakı, okuduğu kitaptaki bir cümleye takılan birini, birini dinlerken soru soranı çok seviyorum, takdir ediyorum. Çünkü bence bunlar takdir edilmesi gereken eylemler. 

Adam bundan 60 yıl önce bu dünyadan bunalmış, yeni bir dünya yaratmış. Dibe inmiş, fenomende* kalmamış.

*Fenomen: Olay, görüngü, gözlenebilen olay.

Kelimelerin anlamı üzerine biraz düşününce, bazıları bugün sahip olduğu düşünülen cazibesini nasıl da yitiriveriyor.

Her neyse.

Peki buralarda nasıl geldim? Peyami Safa'ya ve Türk edebiyatına olan hayranlığım dışında, her zamanki mevzular işte Teoman. İnsan bir ucundan tutmak, küçücük de olsa, köklü ve iyi yönde bir değişimin parçası olmak istiyor. İnsan, herkes eğitime canını dişine takarak, her gün üzerine kafa yorarak gerekli ehemmiyeti versin istiyor. Sofrada tuzu istedikten sonra konuya cumburlop girip, bir beş on dakika aile efradı ile konuşsun, tartışsın istiyor.  Bundan 60-70 yıl önce de insanların yine bizimki gibi iki gözü bir kafası vardı. 

Ben bazen etrafımızdaki nesneleri hareket ettirmekte kullanmak için içimizi boşaltıyorlar ve bizi sahte bir gerçekliğe inandırmak için ellerinden geleni yapıyorlar diye düşünüyorum.

Neden ve ne zaman bu kadar tembel olduk? Kelimelerin içini ne vakit bunca boşalttık ve onun yerine birbirimize, aslında ifadesiz suratlarla, gülen/ağlayan/kızan yüzler göndermeye başladık?

sylvie_bello_7_07_17_2017_01_18_49.jpg