My fantastic man, Captain Fantastic!

My fantastic man, Captain Fantastic!

Daha iyi yıllarımız olmuş olsa da, 2016 da iyi film yaptı diyebiliriz. Yılın sonuna tüm hızımızla ilerlerken, es geçilmemesi gereken bir filmden konuşalım istedim: Captain Fantastic.

İtiraf edeyim, filme olan ekstra izleme isteği ve ön merak, bolca Viggo Mortensen hayranlığı kaynaklıdır. E şaşırtıcı olmasa gerek. Fakat izledikten sonra, çocuklara ve özellikle iki sarı ufaklığa da bayılacağınızın garantisini veriyorum. Charlie Shotwell ekstra beğenimi kazandı!

Filme gelecek olursak, tabii ki fantastik kaptanımız Ben ile başlamak isterim. Kendisi, dünyadaki toplumsal normlara karşı, Amerikanın politikalarından muzdarip, hippi diyebileceğimiz yasam tarzı etkilerinde ve o mantaliteyi benimsemiş altı çocuklu "mihrap yerinde" dedirtecek cinsten bir babadır. Tüm bu sebeplerden hareketle, çocuklarıyla "medeniyet"ten uzak, doğanın kucagında bir hayat sürmektedir. Cocuklarına kendilerinin ihtiyacı olabilecek her türlü şeyi kendisi öğretmekte, eğitimleriyle de kendisi ilgilenmektedir. Bipolar bozuklugu olan annelerinin ölümü üzerine hayatları farklı bir eksene girmiştir.

Film bir kült olmamakla beraber, kesinlikle üstte yazmış oldugum biraz sıkıcı, biraz da klasik bir konu paragrafından çok daha ötedir bence. Çokça gülümseten diyaloglar, akıllıca şakalar ve güzel atıflar içermektedir.

Bunların yanında, keyfimizin süper kaçık olduğu bu zamanlarda, içinde yasadığımız dünyadan nefret etmek için ekstra bir sebep aramıyorken (ve zaten buna gerek yokken), böyle filmler izleyip, tatlış kaptanımızın da dediği gibi; "s.keyim böyle işi" diye agız dolusu haykırmak iyi geliyor. Spoiler olacak ama, bu da review yani, yapacak bir şey yok. Filmde bunu demeden az önce, çocuklarına şöyle bir konuşma yapıyor:

"Bazı kavgaları kazanamazsınız. Güçlü güçsüzü kontrol eder. Bu, dünyanın işleyişi. Bu haksızlık ve adil değil. Fakat bu çok kötü. Çenemizi kapatmalı ve kabullenmeliyiz."

Tam siz, ufaktan bir hayalkırıklığına yelken açarken ve Viggo abimize "ulan hay senin felsefene" demeye hazırlanırken zatıalisi "Well, fuck that!" diyor ve alkış kıyamet. Yani şey, güzel kısımlarından birisi orası. 

Yolda oldukları sahnelerden birinde, alışverişten insanların baslıca sosyal etkileşimi olarak bahsetmesi ve immigration ile ilgili bir tabelanın önünden geçerken yaptığı demokrasi tanımı da filmin tatlı kısımlarından idi.

Demem o ki, izlemediyseniz izleyin. Yanına da mısır patlatırsınız, oh. Şu sevimli şarkıyı da söyle bırakayım:

Jeremy Messersmith-Ghost

 

Lost in Dreamland

Lost in Dreamland

Kısa Film Önerisi: La Jetée

Kısa Film Önerisi: La Jetée