Bu sıralar en çok kurduğum cümle olmasından ziyade, samimiyetine insanların bir türlü itibar etmiyor oluşundan dolayı "Çok yoğunum." demekten pek sıkıldım.
Gerçi bunu çok da sık yapmıyorum. Ama işte.. Ne bileyim.
Bengü de yoğundur mesela. (Neden Bengü peki ehueh) Yeni albüm hazırlığı yapıyordur. Sorsan, illa ki yoğundur yani. Ama üçüncü bir kişiye dönsen, amaan onunki de iş mi bakışı fırlatır. Aslında düşününce herkesin işi kendisine göre yoğun olabilir.
"Herkes iş yapıyor"a bağlamayacağım tabii. İşsız işsaz işsazı da çok fazla.
Bugün Fransızlarla toplantıdaydık. Öğle yemeğinde karşımdaki adama et yemediğimi, ama vejetaryen olmadığımı, mesela köfte yediğimi anlatmaya çalıştım. Daha doğrusu, vejetaryen olup olmadığımı sorduğunda "Ulan nasıl açıklanır benim bu saçma durumum" diye düşünürken konuşmaya başlamıştım. Surat ifademden, "Anlamadın di mi, boşver" süzülürken; adam son derece sevimli bir şekilde, "Ne de olsa senin damak zevkin, olabilir tabii" dedi. İçimde sebepsizce "Fransa'da doğduu Beşiktaşlı olduu..." tezahüratı yükseldi o an.
"Blue is the warmest color"ı izledim. Tek bir şey söylemek istiyorum. Dikkatimi ilk etapta ve oldukça fazlaca çeken bir şey. Fransa'da bir lisede edebiyat bölümünde okumak varmış. Adele'in dersteki sahnelerini çok sevdim ben. Eğitim sistemi üzerine düşündüm. Cinsiyet kavramını rafa kaldırıp, ciddi ciddi, hepsi, kitaptaki karakterler üzerine, hissettikleri şeyler üzerine uzun uzun yorum yapıyorlar.
Ya bu acayip önemli bir şey bence.
Kendi ülkemi veya sistemimi yerin dibine sokmak derdinde değilim. Ama kendi lisemi hatırlıyorum da; hani uzak bir zaman da değil, edebiyat derslerinde böyle bir kitap üzerine karakter analizi yapmaya kalksaydık; "Hocam erkek adam böyle şeyleri söylemez"e kadar gidebilecek türden adamlar vardı. Kitabın ne olduğunu, konunun aşk olup olmadığını da bir kenara bırakalım; düşünmeye itiyorlar insanları bu sistemle. Bir konu üzerine, spontane, fikir yürütebilmeyi öğretiyorlar. Buna zorluyorlar. Çünkü insan sesli bir şekilde düşünürken, kendisini keşfedebiliyor. Kendi kendini yönlendirebiliyor.
Bu kısma ve diyaloglara takıldım. Dikkatimi çekti. Öbür detaylara değinmiyorum. Nasılsa herkes fazlaca konuşmuştur.
Bunun dışında, bucket listten bir madde sildim geçtiğimiz haftalarda. Prag'ta gecenin bir vakti köprüde yürürken manzaraya karşı sigara içtim. Burnum da, nehre düşme tehlikesi atlattı eheh.
Bütün bir hafta boyunca az sonra paylaşacağım cover ı dinledik.
Budapeşte'de harika denilebilecek bir hostelde süper ucuza kaldık.
Viyana'da metrolara bedava bindik. Cem Yılmaz'ın da dediği gibi "be tourist".
Sadece Bratislava'da güneş gördük.
Prag'ta sokak şarkıcılarının enstrüman kutularına çok komik paralar attık.
Gelgelelim insanız işte, "Ulan her şey ne güzel" dedikten hemen sonra, daha da güzel olabileceği düşüncesiyle fazla uğraşırız. Aslında her zaman böyledir. Hep daha iyisi vardır. Her zaman daha güzel olabilir. Ama sürekli böyle düşünen biri, ekseriya mutsuzdur.
Ben sadece bir tek şey düşündüm:
Keşke Amerika bu kadar uzak olmasaymış.

Bu da o cover.

 

Prototip

Şu anda buradasınız.