Sevduğum yanımda uyusun

Müthiş sevimli bir şarkı değil mi ya? Evet, çok sevimli.
Canlı yayın çok güzel bir albüm olmuş. Pinhani elemanları her zaman güzel insanlardır zaten.
Bir de kız arkadaşlar güzeldir. Şöyle oturup bütün fesatı bilmem neyi diğer sıradan insanlara bırakıp, her şeyi konuşabildiğin, yanyana kabinlerde saçma sapan kıyafetler deneyerek gülüp eğlendiğin, fal bakıp güzel şeyler söyleyerek inandığın, inandırdığın kız arkadaşların olması mükemmeldir.
Kız milleti genel olarak hafif arıza olduğundan, öyle bir sinerji yakalayabildiğin insanlara sahip olmak çok hoştur.

Aslında bir iki alıntı yapmak için gelmiştim ama şarkıyı dinlerken dinlerken olay paylaşmaya kadar geldi. Cemil Meriç okuyorum; "Bu Ülke".
Açıkçası bu kitabı okurken bazı yerlerde heyecandan kalbim attı; mübalağasız. Bir coşkuyla gözlerim yaşardı. Öyle kalpten katıldım cümlelere, öyle enfes tespitler okudum.
Cemil Meriç, "Yalnızdır, kitapların dünyasına sığınır. Tedirgindir, ne ateizm, ne sosyalizm, ne Türkçülük arayış içindeki bu zekâyı tatmin etmekte, rahatlatmaktadır. Küstahtır, bulduğuna inandığı çözümlerle mağrur, etrafındakileri küçümsemektedir." şeklinde bir tanımlama var mesela. Ve ben içi dolu küstahlıklardan hoşlanırım; bilen bilir. Gerçekten düşünen insanlardaki küstahlık, daha başka bir şeydir çünkü. Hâkir görmek kavramından ince bir çizgiyle ayrılır. O aynı zamanda, "Her filozof hakikati kendine göre ele alır." diyecek kadar açık ve geniş düşünen bir adam imiş mesela. Bilmiyorum, uzun zamandır ilk defa cümlelerin üzerinden gerektiğinde iki kez geçerek okumak istiyorum bir kitabı. Kısa bir cümlenin üzerine aniden uzun uzun düşünebiliyorsunuz zira.
Bir de en çok, Sait Faik okuduğumda kendime inanılmaz acımasız davranıyorum. O kadar iyi ki bence, böyle adamlar kadar iyi nasıl olunabilir ki? diye düşünüyorum sık sık.
Her neyse, Cemil Meriç diyorduk.

"Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım. Ve kitaptaki insanları sokaktakilerdeb daha çok sevdim. Kitap benim has bahçemdi. Hayat yolculuğumun sınır taşları kitaplardı. Bir kanat darbesiyle Olemp, bir kanat darbesiyle Himalaya. Ayrı bir dil konuşuyordum çağdaşlarımla. Gurbetteydim. Benim vatanım Don Kişot'un İspanyası'ydı."

"Münakaşada zafer, mağlup olanındır, yenilmek zenginleşmektir... Münakaşa hakikati birlikte aramaktır...Hakikat binbir cepheli, binbir görünüşlü. Karşınızdaki, göremediğinizi gösterecek size. Sizden farklı düşündüğü ölçüde yaratıcı ve öğreticidir."

"Din problemi, şer problemi, Avrupalılaşma problemi...bizim de gevelediğimiz mevhumlar. Ama kimsenin bu problemler üzerinde kafa yorduğu yok. Sağ kavuğuna çekilmiş, münzevi, mazlum, mustarip. Sol, eline tutuşturulan reçeteyi kekeliyor, manasını anlamadığı reçeteyi. Tek ortak duygu: düşmanlık. Diyalog yok. Tanzimat'tan beri hazır elbiseye meraklıyız, hazır elbiseye ve hazır medeniyete...Tefekkür kılıçla fethedilmez, bir parça kendi kafamızla düşünmek ne kadar güç."

Bunun yanında diyor ki;
"... Sokakta insanlar boğazlanırken, düşüncenin asaletine sığınarak, elini kolunu bağlamak, düşünceye ihanettir."

Ve dün okuduğum sayfalardan en sevdiklerimden biri: "Benim trajedim şu birkaç satırda: Sevebileceklerim dilsiz, dilimi konuşanlarla konuşacak lakırdım yok."

Kitabı henüz bitirmedim. Acelem de yok.
Kitapları belki de en çok, insanı kendisiyle başbaşa bırakmasından, kendisiyle yüzleşmesini sağlamasından ötürü seviyorum. Bu, her gün günde bilmem kaç kez aynada kendimizle göz göze gelmekten çok öte bir şey zira.

"Meraklısı için öyle bir hikaye"

Varlığımın çiğ köfteye armağan olduğu saatlerdeyiz.