Hani filmlerde izleriz ya; kişi kapıyı açar, bakınır bakınır, kapının önündeki gazeteyi, kutuyu, ufaklığı vb. göremez kapatır. Bu sahne bazen bi güldürü unsuru olarak kullanılır filan. İşte o gerçekmiş. Başıma geldi oradan biliyorum.
Birkaç gün önce, deniz kıyısına gitmek üzere çıkacakken tam, kapı çalındı. Açtım, biri mırıldanıyor. Önce şöyle etrafa bakındım sonra önümdeki ufaklıkla tanıştım. Boyu ancak dizlerime falan geliyordu sanırım.
-Sıla'nın evi nerdeee? (Bu son kelimeyi uzattı biraz, yazsa böyle üç tane e ile yazardı eminim. Bir yandan buklesinin biriyle oynuyor, hafifçe sağa sola sallanıyor.)
+Ay sevimlisi, bilmiyorum kii (O ki'yi ben de uzatmış olabilirim biraz, evet.)
-Ben de bilmiyorum :(
dedi ve arkadaş olduk Naz'la.
O son cümleyi öyle tatlı bir tonda söyledi ki zaten, yemediğime şükretsin. Tam bir esmer güzeli, dalga dalga saçlar. Kapkara. Kaşlar hep çatılmaya müsait. Avuç kadar da suratı var zaten aşüftenin euehue.
Sonra Sıla ile de tanıştım da öyle yakın arkadaş olamadık. Naz'ı sevdim ben. Öyle.
Böyle bahsettiğime bakmayın ama. Çocuklar kucağımda ağladığında mesela, "ay ağlıyor bu, alsanıza bunu" şeklinde tepkiler veriyorum. Al bunu al bunu al al al ahaha.
İsviçreli bilim adamları "çok özlemeye" çözüm arıyorlarmış diye duydum. Doğru mu? Doğru olsa ya.

Bu yanda uçuşan kuşları çok seviyorum.

Amerikan rüyası

Hindistan soyadını, İstanbul isminden daha fazla garipsedim yalan yok.