Az önce Portreler programında Erol Günaydın vardı, belki denk gelmişsinizdir. İzlerken yine gözlerim doldu şekerimi. Bir de şu fotoğrafını gösterip durmadılar mı..


Yaşlılar bana çok hüzünlü gelmiştir her zaman. Onlar için yalnızca ölümü beklemek var gibi sanki belli bir dönemden sonra. Yalnızca bu bile hüzünlü gelmelerine yeter ama beni asıl hüzünlendiren şeyin ne olduğundan az önce Erol Günaydın'ı dinlerken bir kere daha emin oldum.
Onlar çok fazla şeye tanık olup günümüze gelmiş, yaşlanmış kimseler oluyorlar. Etrafındakileri kaybediyorlar; zamanın, değer verdikleri pek çok şeyin değiştiğini görüyorlar. Ve bu yüzden belki de hüznün en büyüğüne sahipler.
"Kimse kalmadı artık, aynalarla duvarlarla dertleşiyorum. Bir Münir var o da susmuş, konuşmuyor artık. Gazanfer'i zaten kaybettik..." diyor. Nejat Uygur'dan falan söz ediyor. Benim gözler doluyor tabi.
Eskiden gişesinden tuvaletine tiyatrolar tertemizdi, mabetti. İnsanlar baloya gelir gibi özenle giyinir gelirlerdi diyor. İşte bazen acaba diyorum, yanlış zamanda olduğum için mi arada böyle dertleniyorum olur olmaz.
Edirne'den Ardahan'a turne yapmış, şimdi olsa yeniden gitmek görmek istermiş. Değişimi filan. Artık yürüyemiyorum çok da lazım değil bana dedi bir de tontonum. Ben bu adamları çok seviyorum, çok. En çok da, yaptıkları işi bunca zamandır bunca severek yaptıklarından.
Oturup şöyle karşılıklı sohbet etmeyi çok isterdim kendisiyle.
Şurda alık nefise yerine ben olsaydım mesela. Sevimlisi, ne de güzel anlatıyor aşkı. Hayatın farkına varıyoruz.

Şafak 155