Kapı açıldı

Dün anneme kitap değiştirmek için gittiğim kitapçımda bir amcayla tanıştım. Tanıştımdan ziyade, o sordu ben cevapladım. Başta farketmedim bile, girdim ve direkt kendi köşeme ilerledim. Hemen arkamdaki devasa kitap kulelerinin birinin dibinde, hemen hemen yerle bir taburede oturan minicik söz konusu amcamız Ne okuyorsun? diye sorana kadar farkına bile varmadım anlayacağınız.
Kitapçı zaten öyle bir yer ki, raf yok. Sadece kitaptan kuleler var. Bunlar, aralarda tek sıra ilerleyebilmenize izin verecek genişlikte koridorlar oluşturacak biçimde bitiştirilmişler. Küçük çapta bir labirent oluşmuş. Gelenlerin aradıkları kitapları bulmak için indirip kaldırdıkları bu kuleler sabit değil tabi. Dolayısıyla her yeni gün yeni bir labirent oluşuyor. Ama köşeler, duvara yaslanmış kısımlar pek değişmiyor.
Neyse ne diyorduk, amca.
Ya tipi nasıl anlatsam bilemedim inanın, hamlamışım eheh. Direkt sevimli. Hem de çok çok. Bunu sağlayan en önemli özelliği de bozuk türkçesi. Çok uzun zamandır İsveç'te yaşıyormuş. Ama halihazırda göçmen olduğunu tahmin ettim ben konuşmasından. Uzun yıllardır yurtdışında yaşamışlığın vermiş olduğu bir bozukluk gibi gelmedi bana çok da.
Önüne Atatürk ile ilgili bir sürü kitap yığmış. Cumhuriyet dönemi falanlar filanlar. Ayağında sandaletler.
Ne okuyorsun dedi bana. Kısa bir sessizlik. Sait Faik'in kitaplarına bakacağım, anneme kitap değiştireceğim dedim. (Tam yanıtı vermediğimin farkında olarak) Edebiyatçı mısın dedi sonra. Yok dedim. Okuyor musun dedi; yok dedim, yeni mezunum. (Yeni yani daha, yanlışlık olmasın eheh)
Sonra muhabbet aktı gitti adeta, acısız. Hep amcam konuşunca.. Böyle serzenişteymişim gibi dediğime bakmayın, cumhuriyetçi dedelerin o ruha sıkı sıkıya bağlı olmalarına karşı sevgim sonsuzdur.
Fakat sürekli olarak tekrarladığı cümlelere de içten içe gülümsemedim değil.
Şimdi amcam uzuun yıllardır gurbetteymiş ya, tutturmuş dışarıdaki türklerin ne kadar fazla olduğunu. Ve diyor ki; artık kapı açıldı (buraya dikkat), gideceksiniz göreceksiniz. Onlar nasıl geliyor buraya, çekiyorlar fotografları böyle çık çık (aynen de böyle). Bak buna (makinesini gösteriyor), ben ayprılda geldim buraya. Burada üc bin fotograf var. (Kelimeler yazıldığı gibi aynen, fotoğraf demiyor mesela)
(Sonra bağlantıları yakalamakta zorlandığım birkaç cümle daha ve yine o söz)
Artık kapı açıldı. Git, Fransa'ya git, Hollanda'ya git, baba de ver bana para de, git. Bak bakalım onlar nasıl yaşıyor.
İki şeye sıkı sıkıya sarıl, diline, dinine. Bu ikisini öğren, bil, tanı.
Sonra yine kapı açıldılarla dolu cümleler..
Laf arasında kendine ayırdığı kitaplardan birini gösteriyor bak bu adama diye. Atatürk'ü gösteriyor.
Yıllardır gelirmiş bu kitapçıya, böyle alırmış bir sürü, sonra gelir değiştirir gidermiş. Hep okuyacan başka yolu yok dedi en son. Hadi sana başarılar dedi bir de.
Ben de o kapı açıldılarda bir keramet var diye düşüne düşüne yollandım.
İnce imalar olabilir niye öyle diyorsunuz. Şans kapıyı açınca, eueheue. Dalga geçmiyorum, valla. Ama KAPI AÇILDI. Bilginize.

Neyse, özetle ben kıssadan hissettim. Amcamı da, söylediklerini de.
Haydi kalın selametle.

Buradan geçerken gördüm yine, şu köşede. Biraz kirlenir durur ama, olur öyle. Şöyle bir tozunu al, çok elleme. Kenarda dursun düşmesin yere. Çocukluğum var köşede.

Bu kafiyelerle benden çoşahane ramazan davulcusu olur.


Yükselttiğimiz çıtaları nerelere koysak?