33.gün

"Tol" bitmek üzere. Hemen sonrasında "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"e başlıcam. Bakalım.
Tol'dan notlar alırken, eskilere baktım, bazı cümleler gerçekten çok acıtmış. Hani " can yakacak kadar güzel."
Tırnak işaretlerimle meşhur bir post olacak gibi bu.
Ben okula gidicem yarın artık. Heyecandan cümlem bile sapıtmış eheh. Neden hep sonuna doğru "dank" eder bir şeyler. Soru işaretine gerek bile yok. Çünkü ciddi ciddi soramazsınız bu soruyu. Hayatta bazı şeyler var ki, sen ne dersen de, ne tarafını yırtarsan yırt yine öyle olur.
Önemli işlerin genellikle yine sona kalır. Bir şeyleri aynı cümleyi kuracağını bile bile ertelersin, dersin ki, yumurta kapıya gelsin bir bakalım.

Mutluluk çok dayanıksız.
Hüzünse tam tersi, kaya gibi sert, sağlam. Bünyedeki yerinden oynatmak zaman alıyor. Tadından yenmeyen bir hayatın belki de dişi en zorlayan kısmı.
Ben belki bu yüzden en mutlu anlarımı hiç bir zaman tam olarak hatırlayamıyorum. Ya da hatırlayarak, zihnimde evirip çevirerek tüketmek istemiyorum. Hissi hep kalıyor, hep var fakat kendisi, elime alıp sevsem kırılacak gibi. En mutlu anlarımda bu nedenle kelimelerim arasındaki boşluklar kocamanlaşıyor gibi geliyor bana. Söylüyorum söylüyorum ama yetmiyor gibi geliyor.

Sonbaharı üzerine iyi oturtuyor bu Ankara. Bu da onunla en çok özdeşleştirdiğim şarkı.

-Bu adamı bir türlü canlı dinleyememenin vermiş olduğu hüzünle.


The müzeyyen

JJ