Şimdi tut kelin perçeminden

Bir an durup, "lan napıyorum ben, ne yaşıyorum, nerde yaşıyorum, etrafımdaki insanlara noldu, neden çoğunu hiç tanımıyormuşum gibime geliyor" gibi cümleler kuran, hatta aynen böyle sonradan düşündüğünde "gibime gelmek, ne acayip lan eheh" şeklinde tepkiler de vererek müthiş bir umutsuzluk ve çekip gitme arzusuna kapılan insanları çok iyi anlayabiliyorum bazen.
Öyle ki, onlar giderken arkalarından sakinlikle su dökecek kadar iyi anlıyorum. Gülümserim bile hani.
Çünkü yaşadığımız hayatı o kadar fazla parçalara ayırıp, o kadar küçülttük ve o kadar mekanik nesnelere sıkıştırdık ki, sonradan bakınca bize bile kaale alınmayacak kadar ufak, önemsiz görünüyorlar, "bu ne lan" diyoruz. Demiyor muyuz? Bir kere bile demiyorsanız, eh ne diyelim, şanslısınız. Fakat buna pek inanmıyorum ne yalan söyleyeyim.

Chris Cleave'in Küçük Arı kitabında şöyle bir cümle geçiyordu, çok sevmiştim, yazmıştım bir kenarı:

"...Siz makineler dünyasında yaşıyorsunuz ve kalbi çarpan şeylerin düşünü kuruyorsunuz. Biz makineleri düşlüyoruz çünkü çarpan kalplerin bizi terk ettiğini gördük."

Biz hepimiz, muhtelif yerlerimizden öylesine yozlaştık ve öylesine yalnızlaştık ki, hayata bağlarımızın büyük çoğunluğu makineler oldu. Bize bu terk edilmişliği, bu yalnızlığı; yine aynı insanlar kendi kendimizi herkesten her şeyden, ailemizden bile soyutlayarak hissettirdiler. Acıya sebep olan kişilerden morfin aldık ve bunu bir nimet sandık.

Peki başa dönebilir miyiz? diyor Direc-t, ne diyorsunuz?

Ben kendi fikrimiz söyleyeyim, zaman değişiyor heyhat, başı artık sadece hatırlayabiliriz. Çok uzaklaştık, geri dönmek imkansız. Ama derdim de bu değil zaten. Demek istediğim de bu değil.
Ben yola devam ederken gemiden sürekli bir şeyleri atmaktan bahsediyorum. Neden? Ne gerek var. O gördükleriniz macera filmlerinde oluyor ancak. Neden sürekli arkamızda -farkında olmasak da- bizi biz yapan değerleri bırakıyoruz.
Annen arasa her gün, nerdesin diye sorsa, her seferinde şurdayım demek zor gelir, ama sen bunu facebookta bilmem kaç küsur arkadaşına her gün söylüyorsun. Her yeni mekanda, yeni durum güncellemesi.
Benim de bir facebook hesabım var ve burda sıkıcı edebiyat hocalarının her ders düzenli olarak, rüyasında sayıklıyormuşcasına vermeye çalıştığı mesajlardan vermeye çalışmıyorum.
Demek istediğim şey çok net. Olmadığımız gibi görünmeye çalışmakla uğraştırılıyoruz şu veya bu şekilde. Az ya da çok. Farklı yönlerden.
Ha bunu bir şekilde hala yapmayan, ya da insanları kendi silahıyla vurarak bu durumu lehine çeviren, kalıbına uyduran, yakıştıran yok değil.
Ama çoğu beceremiyor. Ve çoğu bu yüzden mutsuz, tatminsiz. Zira tatmin çok önemli bir konudur hayatta. Mutluluk diye bir şey yoktur, tatmin olmak diye bir şey vardır bile denebilir sıkılsa.
Öyle yani.
Başta belirttiğim ruh durumunda olan insanları artık gözlerinden anlıyorum gibi. Öyle ki, bu halleri gözlerine vurmuş sanki.
Bunu söylemek istedim.

Yoksa bu tip yazıları pek sevmeyiz biz.

Bizim için önemli olan Kürk Mantolu Madonna'dan alıntılardır. Tezer Özlü ablamıza benzemektir olabildiğince. Hani kessen, kanın Cemaal Süreyaa diyecek, o derece.
Lan biliyo musunuz, gerçekten çok sevdiğim bir kitaptır Kürk Mantolu Madonna, yalnız hani s.ksen ordan bir alıntı paylaşmam artık. Öylesine boku çıktı. Tam yeri tam zamanı olsa bile, kendim bir şekilde anlatmaya çalışırım yine de demem ki "bak Kürk Mantolu Madonna'da ne der" diye.
Cemal Süreya da keza. Yalnız o kerata için bu kadar büyük konuşmayayım.
Hani, öyle.

Başa dönelim hadi azıcık, 90'lar pop yapalım.
Bu konu üzerinde bir ara paslaşabiliriz aslında. Ben çok severim 90'lar konuşmayı.
Gönlüme damgasını vuran şarkılardan biriyle kapanışı yapalım o zaman, öperim.


Bir film, bir kitap

"Beni oku"