Dead serious

Jehan Barbur'un "Hayat" albümünde şöyle diyor;

"Zorla çiçek satan kadın, pörsümüş köfteler, altını ıslatmış sakallı ayyaş, yalancı bir dilenci,
Ve sen Üsküdar motorunda!
Bu işte hayat,bu kadar... Her gün bu, bir otobüs durağı, iki bilet; cepte unuttuğun jeton, köprüdeki kedi, kötü kokan araba tekeri.Ter,boncuk boncuk... Benzin istasyonunda sigara aldığın tezgahtar çocuk...Çocuk, çiçek, pas, demir,
... "

Tabi bu kadar değil ama üşendim açıkçası yazmaya.Albümü alın lan.Bana hediye edilen en güzel albüm mesela.

Böyle bir girizgahtan sonra şunları demiş bir de ki en sevdiğim kısım;

"İnanmak istediklerimle, gerçekler arasındaki uçurum farkından doğan rüzgarım...Ey Hayat! "Ey" deyince mi büyüyorsun gözümüzde, bilmem ki? "

Hemen altında da babasına ithafı var;
" Bu albüm babam Jan Barbur'a ithafımdır.Çook uzaktasın ama ne fark eder?"

Sanırım bir gün kafamdaki planlarımı hayata geçirirsem, en önemli sebebi, böyle ithaflar yapmak istememden olucak. Çünkü ithaf, sevdiğim insanlara yapabileceğim, beni en çok yansıtan, en iyi jest olur diye düşünüyorum.
Hatta bazen, planlarımla ilgili düşündüğümde, en çok bunların üzerinde düşünüyor ve heyecanlanıyorum.
Fakat bugün yine bir şey düşündüm.Beni en çok yavaşlatan,hatta belki zaman zaman durduran şey, etrafımda olup biten birbirinin aynı eylemler. Birbirinin kafasını yaşayan birileri. Evet, bu sıkı bir eleştiri olucak. Zevkleri ve renkleri de tartışmayı çok severim mesela.
Twitter'ım yok, sevmiyorum. Ama twitter takipçisiyim. Nasıl? Şöyle, Zeki Enes Akkan gibi adamları mesela. Bir kaç tane duvarıma çerçeveletip asmak istediğim türden, özgün adamlar. Kara dergi elemanlarından bir iki tane. Hatta onlardan birinin biosunda şöyle yazar: "senin kadar görgülü, bilgili, kültürlü, ahlâklı, zeki, akıllı, entelektüel, doğru, düzgün biri değilim... sen çok farklısın, kıskanıyorum seni..." Haha. Bunu ilk gördüğümde çok gülmüştüm. Eh böyle takip ettiğim bir kaç insan olunca da, genel bir izlenim ediniyorsunuz içinde bulunmasanızda. Benimki de şöyle; belli kalıplar var mesela ordan burdan kazanılmış, ne kadar çok "sikeyim, kafa gibi gibi -bak aklıma gelmedi lan, düşünün o kadar dışındayım- " kullanırsınız o kadar havalıymışsınız gibi gözüküyorsunuz. Aslında bu konuyla alakalı söyleyeceğim şeyi yukarda biosuna yazdığı cümleyle cuk diye özetleyen biri varken,daha da pek bir şey söyleyemem ama, böyle ufak bir tespit de yaptım. Bazen neden bu kadar zekiyim diye düşünmeden edemiyorum, evet. Hah.

Hişş lafı gelmişken, bu "hah" larım; kocaman, ağız dolusu bir kahkaha pırtığıdır. Mozart and the Whale demiştim ya size. Ben bu filmi izlemeden önce de, aynı efekt ile hah yazarken, baktım ki sempatiğim olan bu filmde de Izzy böyle yapıyor. E onun tonlamasını yapmam pek mümkün değil tabi ama, olsun, amacımız birmiş.Şimdi bu paragraf arasını vermemiş gibi devam edicem.


E hal böyle olunca, sıkılıyorum. Gerçekten. Mesela artık herkesin elinde fotoğraf makinesi görmekten. Herkesin fotoğrafla ilgilenmesinden. Bu konuda obsesifim, evet. Sonra bir de şu, her şeyi 'süsleme sanatı'. İnsanların yaşadıklarını, öğrendiklerini, bilmeyip de duyduklarını -sanki ezelden beridir ilgi alanlarıymış gibi- anlatırken kullandıkları yöntemlere,bişeylere genel olarak böyle diyorum ben.Böyle olunca pek çok insan, benim kafamda bir şeylerle özdeşleştirebileceğim insan olmuyo mesela. Senin kafandan bize ne demeyin. Çok kalıp gözüküyorsunuz.
Bu yüzden bu hissiyat beni öldürüyor,köreltiyor.
Her zaman yaptığım şeyi, kendimce biraz daha genişletip belki resmileştirerek blog yazmaya başladığım zaman, sürekli hayranlıkla okuduğum bir blog vardı. Bahsetmiştim. O blogu o kadar sevmemin sebebi, spontane ve fevkalade donanımlı cümlelerle bezeli oluşuydu. Karşınıza, hemen hemen her konuda makul miktarda bilgi sahibi, obsesif olduğu konularda ise kesinlikle size bir şeyler katıcak birini almışsınız da, denk geldiğiniz günlerde en tatlı muhabbetleri ediyormuş gibi.
Sonra zaman geçtikçe gördüm ki, blogların çoğu, hazırlıklı konuşmalar gibi. Önceden konuları belirlenen, bahsedileceği başlıkları toparlanan ve nedenleri sorulunca kendilerince bile sebepleri olmayan, genel amaçları popülarite olan bloglar. Süslü biolar. Değişmeyen film ve kitap isimleri.

Bundan çok sıkıldığım anlar oluyor. O zamanlar konuşabildiğim,o ilk göz ağrım blogtaki gibi muhabbetler edebildiğim insanların yanaklarını ısırasım, kemiklerini kırarcasına sarılasım geliyor.

Aynı zamanda sadece onlara ya da kendime dönesim. İşte bugün yine böyle "amaan,of" gibi ifadesiz gözlerle baktığım bazı paylaşımlardan sonra dedim ki, kızım sanane lan. Nedir yani. Bunların seni durdurması çok saçma değil mi? Ha yine seni demoralize eden "gibi"ler ülkesi olursa etrafın, heves etmiş der, geçersin.

Şu hayatta 'gerçekten' istediği için bir şeyler yapan insanlara hayranım. Blog yazmak da -ya da yazı yazmak, bir şeyler hakkında konuşmak, istişare yapmak işte ne derseniz deyin- benim gerçekten isteyerek yaptığım bir şey.

Bir de şu kızılderili sözüne: "Dur dinle, hep konuşursan, hiçbir şey duyamazsın."
Bir de annemle babama.
Sevdiğim bazı şarkılarım ya da müziklerin asla değişmemesine ve bunun neden böyle olduğunu bilmeme.
Havalı bir twitter sahibi olmamama.
Çıplaklar adasında "ben çıplağım" diye bağıra bağıra dolanırken, sizin bana "sen çıplaksın!" demenize.

Bazı insanların aptal olduğunu biliyorum.Bu beni daha akıllı yapmıyor elbette. Ama hala onlar için fazla, kendim için eksiğim.
Bu, ömrümün en uzun postu galiba. Görünüşe bakılırsa postu sermişim buraya.
Bu arada biraz daha etrafta bilmem ne photography ve fotoğraf makineli kolye görürsem sanırım bunun gibi nice uzun postları yüksek sesle kaydedicem ve sayfama tıklandığında arka planda çalıcak. Yapıcam bunu. En azından denicem. O zaman hele bi hoparlörünüz son sesken girin bakalım.
Ben en sevdiğim fotoğraf makineli kolyemi, tesadüfen bulduğumda, çok sevinmiştim cidden Hazal ve Ezgi bilir. Sonra, aynı hafta, herkesin boynundaydı. Takmıyorum artık mesela öyle sık. Burda mesele şu ki ins... Başlamıcam bi daha, aa ne bu lan, sıkıldım. Hem kolyesini hem küpesini alın takın, yüzüğünü ben hediye etçem, set yapçez.

A serious man'deki ciddiyetimi takınıp sizi "Başınıza gelen her şeyi sadelikle karşılayın." sözüyle kutsuyorum.



tremolo

Jones